Hangisi benim?

Güncelleme tarihi: 27 Oca

Geçen gün metroyla Kadıköy’e giderken yaşlıca bir amcaya yer verdim. Yorgun veya halsiz olmadıkça çoğumuz gibi yapmaya çalıştığım bi şey bu. Hayır duasını aldım, sağ olsun. Hatta o kadar çokça ve sesli bi şekilde dua etti ve övdü ki mahcubiyet hissedip yanından azıcık uzaklaştım. E kendimi de iyi hissettim. Bazen bir insanı mutlu etmek bu kadar basit işte duygu kızım dedim kendime. Sonrasında geçirdiğim zamanı da enerjimi de etkiledi o kısacık an.


Sonra dönüş yolunda yine aynı metroda bu kez elimdeki kitaba öylece dalmışım ki çevremdeki kalabalığın farkına bile varmamışım. “Kaldırıp da kafasını bakmazlar tabii, işlerine gelmez öylesi. Saygı, hürmet bitti.” diye yakınan bir teyzenin sözleriyle kendime geldim. “Pa-pardon ben görmedim, buyurun oturun lütfen.” deyince de “görmezsiniz tabii ya, neyi görmek isterseniz onu görürsünüz. Görmek istemediğinizi de görmezsiniz.” diye söylenmeye devam etti o koltuğa yerleşirken ve ben bu sefer utancımdan yanından uzaklaşırken “gerçekten görmemiştim” diyebildim sadece. Okuduğum kitabın o kadar içindeydim ki sanırım iki üç cümle kurup kendimi ifade edecek enerjiyi kendimde bulamadım. Akşamım da o denli kötü geçti.


Ben elbette ikisi de değilim. Ne abartılı dualar alacak kadar büyük bir şey yapan biri, ne de onca insan içinde mahcup düşürülecek bir saygısız. Hem amcanın hem de teyzenin geçmiş deneyimlerinin o andaki yansımalarıydım sadece. Görüntüler dünyasının hem şanslısı hem şanssızı, aynı gün içinde. Yakıştırıldığım iki Duygu da ben olmadığım için bu iki deneyimin geçiciliğini öğrenebilmek adına bol bol pratik yapıyorum. Böylece ne o -çok sevinmeye- ne de o -çok üzülmeye- tutunmamayı öğrenmeye çalışıyorum.